Bugun...
KUR’ANI YANLIŞ OKUMANIN FTÖ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ VE TÜRKİYE’NİN BATILI DOSTLARI


DR. HASAN YAĞAR
 
 

facebook-paylas
Tarih: 05-08-2016 22:24

Daha önceki Kur’an ve Okuyucuları (I) ve Kur’an Okuyucuları (II) başlıklı iki yazımızda; İlahi En Son Mesaj olan Kur’an’ı okuma ve anlamada ciddi yanlışlıklar yapıldığı üzerinde durmuştuk.

O yazılarımızın birincisinde de vurgulandığı üzere, Kur’an okumanın tartışmasız olarak kabul edilen iki şekli vardır: Birincisi Tilavet: Bu okuma şeklinde, Kur’an lafızlarının/sözlerinin, mevcut ve asla değişmemiş ve değişmesi söz konusu olmayan metin üzerinden arka arkaya okunması mevzu bahistir.

İkincisi Kıraat: Bu okuma şeklinde ise, okumakla birlikte anlamın da mutlak surette anlaşılması söz konusudur. Ama ne yazık ki Kur’an okuyucularının ekseriyeti-ki yakın çevremden bilmekteyim-Kur’an’ı maalesef tilavet şekliyle okumaktadır. Bu da hiç şüphesiz o insanları Kur’an’ın nimetinden mahrum bırakmaktadır. Mahrum bıraktığı gibi, “gördüğü her sakallıyı babası sanmak” kavlinden olarak bazı insanların yalan, yanlış ve dahi kasıtlı beyan ve telkinlerine gönül vermek suretiyle telafisi gayri kabil olan sonuçlara maruz kalabilmektedir.

            Bunun en tipik örneğini şu günlerde hep birlikte ve fevkalade acı bir şekilde görmüş olduk. Öyle bir acı ki, 150’lere merdiven dayamakta olan bir şehitler manzumesi ve dahi 2.500’lere baliğ olmak üzere olan yaralılar mevcudu ile hayıflanıp durmaktayız. Bunun sebebi ise yukarıda da hasbelkader değinildiği üzere Kur’an’ın, anlayarak değil de, sevap kazanmak kastıyla, anlaşılmadık bir dille okunup, akabinde üç kez öpülüp yerine konmasıyla alakalıdır. Dileriz bu sözlerimizden dolayı tariz görmeyiz. Bendeniz asla Kur’an’ın orijinal metninden okunması ve öpülerek yerine konmasına karşı değilim ve olamam da. Böyle bir şey hem edepsizlik olur hem de haddini aşmak olur. Ama ve ne var ki Hazreti Kur’an’ın bu şekilde okunması hem İlahi murada terstir hem de akla aykırıdır. Binaenaleyh İlahi murat Kur’an’ın tedebbür suretiyle okunmasını amirdir. Daha önceki yazılarımızda da değinildiği üzere tedebbür; Oku-Anla-Yorumla-Uygula eylemlerinin tümünü içeren bir mahiyete sahiptir. Bu yapılmadığı zamanda biz inanıyor ve iddia ediyoruz ki İlahi murat yerine getirilmediği gibi aklın da gereği yerine getirilmemiş olur. Aynı manada olmak kaydıyla, Yüce Yaratıcı, biz kullarına elçisi marifetiyle ulaştırdığı bu son mektubunda, aklını kullanmayanların üzerine pislik (RİCS) boca edeceğini haber vermektedir. Söz konusu akıl ise, vahyin inşa ettiği akıldır. 

            Şimdi güzelim Türkiye’nin maruz kaldığı son durumu bu açıdan irdelediğinizde fevkalade vahim bir durumun var olduğu ortaya çıkmaktadır. Adına Fetullah denen meczup zatın ilk mektep mezunu dahi olmadığı anlaşılmaktadır. Ama buna rağmen ve dahi mevcut hengameden anlaşıldığı kadarıyla koca koca generaller, yüksek dereceli hakimler, muhteşem denebilecek seviyede valiler ve o derece sivrilmiş müsteşarlar, İdari Mülki Amirler ve daha nicelerinin bu “zat-ı muhtereme” râm oldukları söz konusudur. Gel de kahrolma. Anlamak hiç mi hiç mümkün değil. Tabi akıl ve izan anlamında anlamak kabil olmuyor. Hırs ve ihtiras ve dahi cehaletin envai açısından pek ala anlaşılmaktadır. Ve bu zat Kur’an müdavimi oldukları halde Kur’an cahili kalmış kişileri bal gibi aldatmış ve kendisini Hz. Peygamberle konuşan mehdi olarak kabul ettirebilmiştir. Adeta vakti zamanında Hıristiyan din adamlarının “Cennete Giriş Belgesi” olarak adlandırabileceğimiz “endülüjans” adında bazı belgelerle halklarını aldattıklarının bir benzeri güzelim Türkiye’de yaşanmaktadır. Oysa papazların o akıl dışılıklarına karşı çıkan Protestanlar, Hazreti Kur’an’dan ve dahi o dönemin İslam’ı dosdoğru anlayan İslam âlimlerinin tespitlerinden yararlanmışlardı. Ama gelin görün ki işler tersine dönmüştür. İşler ve hesaplar öyle dönmüştür ki lakabı “paşa” olan bir astsubaydan koskoca generallerin emir aldığı söz konusudur. Ey vah ki ne eyvah! İlim, irfan ve izan adına bu, cidden acınacak bir haldir.

            İran’ın Humeyni’si benzeri bir durum yaşanmaktadır. O zaman da Fransızlar böyle bir adamı uzun süre muhafaza etmiş ve günü gelince İran’a servis etmişlerdi. Bu zat da Amerika’yı seçmiş bulunuyor. ABD’nin, joker olarak kullandığı bu ajanını Türkiye’ye vereceğine pek inanasım gelmiyor. Hiç bir devlet, ajanını kolay kolay vermez. Yanılmış olmayı canı gönülden dilemekteyim. Öyle bir ajan ki kendisine adeta köle olmuş ve dahi kendisi gibi meczup hale gelmiş ve ne yazık ki ekmeğini ve suyunu içtiği ve nafakasını temin ettiği ülkesinin en hassas noktalarına gene devletin ve milletin silah, araç ve gereciyle saldırıda bulunarak tarihte hiç benzeri görülmemiş bir taarruzda bulunabilmişlerdir. Ve ne yazık ki bu menfur saldırının en ağır faturasını ise gecesi gündüzü belli olmayan ve buna rağmen az maaşa kanaat ederek hizmet sürdüren Emniyet Teşkilatı olmuştur. Bu teşkilat gencecik yaşlarında branşlarında canlarını ortaya koymak suretiyle uzman olmuş 50’den fazla evladını ebediyete tevdi etmiştir. Ruhları şad, mekânları cennet olsun!

            En son olarak Muğla-Marmaris kırsalında yakalananların sınıf ve rütbelerine bakıldığında işin meczubiyeti ve dahi dış mihraklı kokusu insanımızı iyiden iyiye düşünceye sevk eden bir mahiyet kazanmıştır. Devletin, fakir- fukaranın ekmeğinden vergi adıyla kestiği paralarla, zamanı geldiğinde vatan savunmasında bulunulsun amacıyla yetiştirdiği ve subay rütbesine kavuşturduğu bu insanların böyle bir hengâmeye gönül vermiş olmaları ise işin tuzu biberi olmuştur. Cidden akıl ve izan babında anlaşılması zor bir durum. Bu akılsızlığa soyunmuş bu insanların ailesi efradı olmak iyiden iyiye müşkülatlarla doludur. Nitekim geçtiğimiz günlerde bir aile, cenazesini kabul etmemiştir. Bu, ciddi manada düşündürücüdür. Tüm bunlara İslami referansla sebebiyet veren “zat-ı muhterem” bilmem ne düşünmektedir. Her yönüyle birer acılar yumağı. Çöz çözebilirsen.

            Riyakârlığın daniskasını yapan Batılıların, biz doğulular üzerindeki sultaları bitmeyeceğe benzemektedir. Haçlı Seferlerinden ders almak istemeyen bu “demokrasi havarileri” Doğu Âlemi’ne her ne hikmetse bir türlü rahat vermek istemiyorlar. Envai çeşit entrikalarla Osmanlı Devleti’ni tarihe tevdi eden bunlar, son kalemiz olan Türkiye üzerinde ciddi manada oyunlar çevirmektedirler. Ve ne hikmetse bunu da “dost” kisvesi altında yapmaktadırlar. Nitekim İran’ın son Şah’ı olan Şah Rıza Pehlevi, Humeyni’nin Tahran hava alanına inişini engellemek için hava alanını tanklarla döşemesine rağmen söz konusu inişi engelleyemediği için Tahran’dan özel uçağıyla ayrılırken Batılıları kast ederek: “Beni Dostlarım yıktı” demekten kendisini alamamıştı. Zira Şah Rıza Pehlevi, Batılıların her sözüne evet dememekteydi. Aynı akıbeti Saddam Hüseyin de yaşamıştı. Oysa Saddam Hüseyin’i onlar darbe ile Irak’ın başına geçirmişlerdi. Uzun lafın kısası şu ki Batılılar yer kürede kendilerinden başka kimse istememekteler. Ne acıdır ki kader, bu aziz milleti maalesef dostunu düşmanından seçmek zorunda bırakmışa benzemektedir. Bu konuda gençliğe yön veren bir “DOSTLUKLAR VE DÜŞMANLIKLAR ENSTİTÜSÜ” adıyla bir eğitim ve öğretim ünitesinin kurulması, kanaatimizce gerekten öte bir zorunluluk ifade etmektedir. Esasen böyle bir eğitim ve öğretim, merhum Atatürk’ün direktifidir. Bu manada birçok vecize ve tavsiyeleri, Atatürk’le ilgili kaynaklarda bulmak mümkündür.

            Denebilir ki Batılı dostlarımız (!) bağımsız devletler yerine kendilerine bağlı oluşumlar istemektedir. Zira Türkiye Cumhuriyeti Devleti özellikle Savunma Sanayii konusunda ciddi atılımlar yapmakta; köprü, tünel, hava limanı, yapay kanal ve benzeri konularda projeler gerçekleştirmekte olduğundan onlara ciddi manada ürküntü vermektedir. Bunun için de başta terör olmak üzere kahpeliğin her türlüsünü milletimize ve devletimize reva görmektedirler. Esasen bu, Batılıların bu günkü hali değil. Bizlerin Anadolu’yu teşrifi ve Avrupa topraklarına ayak basmamızla birlikte bir cereyan halinde devam ede gelmekte olan bir olgudur. Nitekim Alparslan’ın Romen Diyojen’i Muş’un Malazgirt ovasında, İslam Kürt cengâverlerinin de desteği ile yenmesinden itibaren bir papaz organizasyonu olarak, “La Question D’Orient” “Şark Problemi” adıyla bir mücadele başlattıkları Tarih ile sabittir. Daha da vahimi, Kürtlerle Türkleri boğazlatmak istemelerinin temelinde Kürt asıllı Selahaddin Eyyübi’nin haçlıları yenmesi ve Alparslan’ın da Romen Diyojen’i yenmesiyle ilgili, aşağılık kompleksinin hırs ve hıncı yatmaktadır. Bunun böyle olduğunu “kör molla” ve “sağır sultan” dahi duymuş ve bilmektedir. Sadece içimizdeki bazı gafiller bunun farkında değil. Onların da uyanmaları temennimizdir. Dileriz bu uyanış tez elden olsun. Türkiye’yi seven her bir ferde selam ve esenlikler dilemek her zamanki borcumuz mesabesindedir.

            Selam ve saygıyla.



Bu yazı 1818 defa okunmuştur.

YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI