Bugun...
Bir Tv Programının Düşündürdükleri


DR. HASAN YAĞAR
 
 

facebook-paylas
Tarih: 27-10-2016 20:21

Sanıyorum Ekim ayının ilk haftasıydı. Her şeye rağmen günün ana konusu haline getirilen Başkanlık meselesi üzerine bir TV kanalında bazı gazeteci ve siyaset bilimcinin katıldığı bir programa, herkes gibi ben de ekran başındaki izleyiciler arasında oldum.

 Hiç de ilgisi olmadığı halde konu, sürüklenerek Din Derslerine getirildi. Hararetli bir konuşmacı, vay efendim siz nasıl olur da Alevi vatandaşlarımıza din dersini zorunlu kılarsınız babında hem de diğer konuşmacının saygı sınırlarını aşan bir tarzda sözünü kesmek suretiyle adeta programa hâkimiyet kurma sevdası cümlesinden olarak asla yakışık almayan beyanlarda bulunmaya devam ediyordu. O zatı dinleyenler, şayet Alevilik hakkında bilgi sahibi değil iseler -zannediyorum değil ama- mutlaka Alevileri gayrimüslim veya ateist sanacaklar. Kendilerinin Alevi olup olmadığı hakkında hiçbir bilgim yok. Ama Alevi vatandaşlarımızı rencide edici tavır ve beyanlarda bulunduğunu, duvar duvara komşum olan Alevi Emine ablanın sabahki feryat ve figanından anladım.

Emine abla,  bu adamlar galiba bizim Müslüman olmadığımızı zannediyorlar. Oysa kendi hayat tarzımıza örnek seçtiğimiz Hz. Ali efendimiz, hem Hz. Peygamber’in damadı idi hem de o günkü İslam Âlemine halifelik yapan bir zattı. O günkü herkesten de Kur’an’ı çok iyi biliyor ve hatta tefsir ediyordu. Yani yorumluyordu. Peki, nasıl olur da bizler gayri Müslim mesabesine itilmek isteniyoruz. Diyor. Ve dönen dolapların ve entrikaların sebeb-i hikmetini bir türlü anlayamadığını ve anlayamadıklarını gönlü yıkılmış bir vaziyette belki saatlerce bu konuda dert dökmek zorunda kalmıştı.

 Şimdi bakınız, bu zat ve bunun gibi düşünen daha başka zatı muhteremler galiba ibadete, yani namaz ve oruca zorlamayla Din Derslerinin zorunlu kılınmasını yekdiğeri ile karıştırıyorlar. O muhterem zat şunu bilmelidir ki, İslam Dini tamamen insan iradesine yani özgürlüğe, “olmazsa olmaz” kavlinden değer ve önem atfetmektedir. İslam akide ve ilkelerine göre insanı ibadete zorlamak şöyle dursun insanları inanmaya dahi zorlayamazsınız. Bu sayededir ki araştırıcı birçok insan Müslüman olmaktadır. Ama kendileri İslam Dini ve dahi Kur’an cahili oldukları için tüm bunlardan bihaber bulunmaktadırlar. Kendilerine bu konuyu araştırmalarını ve bir daha da vatandaşın dini ve mezhebiyle uğraşmamalarını tavsiye etmek isteriz.

 Tahmin boyutuna aşarak herkesçe malum olduğu üzere, bu zevatı muhterem kesinlikle bu eylem ve söylemlerini merhum Atatürk’e dayandırmaktadırlar. Naçizane olarak Atatürk İlke ve İnkılâpları üzerine doktora seviyesinde araştırma ve tespit yapan biri olarak bangır bangır ve avazım çıktığınca bağırıyorum ve dahi yemin ediyorum ki, bu yaptıkları o merhum ve müstesna insana hezeyan derecesinde bir yakıştırmadır. Bu simalar, İslam Dinini ve bir bakıma onun Anayasası demek olan Kur’an’ı bilmedikleri gibi, her defasında hem de çok yükseklerden atarak ve dahi kendilerini adeta Atatürk havarileri kabul ederek dem vurmakta oldukları Atatürk İlke ve İnkılâplarının da cahili bulunmaktadırlar. Kendilerine bir başka tavsiyemiz; derhal, Atatürk’ün ciltlerce yayınlanmış bulunan Söylev ve Demeçleri’ne bir baksınlar. Şayet bakacak olurlarsa ve dahi birazcık yüzleri varsa mutlaka utanacaklardır. Zira o merhum ve muhteşem insan, kayda geçmiş söz ve demeçlerinde, hemen herkesin ama herkesin, yani müstahdeminden müdürüne, memurundan amirine, öğretmeninden öğrencisine, ümmisinden âlimine kadar hemen her bir vatandaşın dinini öğrenmek zorunda olduğunu, bir defa değil birçok defa zikretmektedir.

 Din Dersi müfredatını incelediğim söylenemez. Ancak ve tedricen, yani aşamalı olarak ilk ve orta dereceli öğrenimlerde öğrencilere sadece İslam Dini değil, yeryüzünde egemen olmuş ve elan egemen olmakta olan tüm dinlerin ana hatları hakkında genel bir bilgi verilmelidir. Verilmelidir ki hangi dinin daha akılcı, özgürlükçü ve dahi mantıklı olup olmadığı, tüm bunlarla birlikte insan yaradılışına ve onun yaşamakta olduğu hayatına daha uygundur tespit etsin ve buna göre kararını versin. Bu, bir mukayese işidir ve araştırmaya muhtaç ve mahkûmdur. Kişinin araştırarak emek verdiği ile kulaktan duyma öğrendikleri arasında ciddi manada fark vardır. Daha geçen gün Teksaslı olup, ailesinin muhalefetine rağmen İslam dinini seçmiş bulunan bir hanımefendi ile yapılan röportaja bir TV kanalında tanık oldum ve hayran oldum. Kendisinin daha önce İsevi/Hıristiyan olduğunu ve o dinin kendisine sunduğu akidelerin akılcı ve mantıklı olmadığı düşüncesine vararak dinî konularda araştırma yapmaya başlamış ve İslam Dininde karar kılmış. İşte herkese taptaze bir örnek… Kanaatimizce bu bir İlahi lütuf olsa gerek. Ta oralardan gerçeği araştırarak bulan birisi, diğer taraftan bu gerçeğin denizinde yüzenlerin bu gerçeği göremiyor olması! Cidden fevkalade düşündürücü bir konu!   

Yukarıda değinildiği üzere oturumun esası Başkanlık meselesi üzerine programlanmıştı. Şu söyleyeceklerimin o tarafa bu tarafa çekiştirilmeyeceği ümidiyle diyorum ki, daha ortada fol yok yumurta yokken sırf saat doldurmak ve biraz da zihinleri karıştırmak amaçlı olduğunu hasbelkader sezinlediğim programda da bazı yetersizlikler olduğuna tanık olundu. Mesela Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti için ön gördüğü parlamenter sistemden sıkça söz edildi. Söz edildi edilmesine de merhum Atatürk’ün nasıl bir cumhurbaşkanlığı yaptığından asla söz edilmedi. Hâlbuki behemehâl bu noktaya değinmek, programın esas konusu niteliğinde idi. Mesela Atatürk öyle Çankaya Köşkünde kahvesini içip sadece mesajlar serdeden bir cumhurbaşkanı asla değildi. Bilmem Hatay konusu herhangi bir hatırlatma yapıyor mu? Dikkat edilecek olursa asla başbakanın ismi geçmez. O konuda hep Mustafa Kemal Atatürk’ün adı geçmektedir. Oysa bir de hükümetin başında bulunan bir başkan vardı. Ama buna rağmen Atatürk en önde ve başa güreşiyordu. İktidar olsun muhalefet olsun hiç kimsenin gıkı bile çıkmadı çıkmamalıydı. Diğer taraftan yeni bir hükümet kurulacağı zaman Atatürk, görevi yüklenen başbakan adayına şayet görevlerinde başarılı iseler üç bakanın değiştirilmemesi talimatını verirdi.  Bunlar İçişleri Bakanı, Milli savunma Bakanı ve bir de Dışişleri bakını idi. Bu demektir ki her hal ve şartta Atatürk, hükümete yerine göre müdahalede bulunmuştur.

Atatürk’ün vefatından sonra zaman içerisinde gelinen noktada hemen hepimizin tanığı olduğumuz üzere, her ne demekse “sorumsuz ve tarafsız cumhurbaşkanı” diye bir model oluşturuldu. Şimdi, cumhurbaşkanı ekseriyeti sağlayan bir partiye mensup iken, ondan tarafsızlık istenmektedir. O partiyle gönül bağı bulunan bir insandan zımnen de olsa bu partiyle adeta ilişiğini kesmesi istenmektedir. Bu, her şeyden önce insan tabiatına aykırıdır. Diğer taraftan sanki iki başlı iktidar varmış gibi taraf tutmaması istenmektedir. Hani koalisyon olsa belki de, iktidarla muhalefet arasında ne gibi bir tarafsızlık güdülebilir bendeniz bir türlü anlayamayanlar arasında bulunmaktayım. Muhalefetin hükümet hakkında yapacağı eleştiri ve sair işlemler konusunda zaten cumhurbaşkanın müdahil olması pek akılcı olmasa gerek. Sözü özü şu ki, yukarıda değinilen hususlar, affa mazhar olarak söylenecek olursa pek de mantıklı değil. Diğer taraftan yeni cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesine imkân tanınıla beri zaten iş başka mecraya girmiş bulunmaktadır. Bendenizi mazur göreceklerini ümit ettiğim bu fikrin muhaliflerince de malum olduğu üzere, aynen Mustafa Kemal Atatürk modelinde olduğu gibi ve dikkat edilecek olursa gerek Suriye ve gerekse Irak konusunda birinci derecede konuşan sayın cumhurbaşkanıdır. Peki, neyin tartışması yapılmaktadır onu anlamakta cidden zorluk yaşanmaktadır. Durum itibariyle sayın cumhurbaşkanı, sayın başbakanın ve dahi partisinin çok çok üstünde halkoyu almıştır. Zaten sorun da, vakti zamanında bu yola girilmesinde her hangi bir sakınca görmeyip şimdilerde bir kaşık suda fırtına koparanların anlaşılmaz tutumlarıdır. Bunun böyle olacağı,” perşembenin geleceği çarşambadan bellidir” misali gibi bir şey olmasına rağmen, ama güçleri yetmedi ama bigâne kalındı hiç bilinmez cümlesinden olarak bu günün böyle olacağı belli iken dert yanmanın bilmem bir yararı var mı?

Ancak mesele bir proje olarak TBMM’ne geldiğinde hemen her kesin fikrini ve zikrini serdetmesi hem bir yetki hem de bir haktır. Hodri meydan kavlinden olarak hepimiz tanıklık edeceğe benzemekteyiz. Hele bir de TBMM’ndeki sonuç ne olursa olsun tasarının referanduma gidiyor olması hiç kimseye, ama hiç kimseye söz söyleme hakkı bırakmamaktadır. Mademki son söz milletin, o halde bu telaş niye. Herkes projesini hazırlasın halka sunsun. Halk ne diyorsa o olsun. Hani Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk hâkimiyet milletindir demiyor mu?  Bu söze rağmen meseleye engel koymak, âcizane kanaatimize göre abesle iştigalden başka bir şey değildir.

 Biz sadece günü değerlendirmiş olduk. Başka hiçbir emel ve amacımız yoktur. 



Bu yazı 2659 defa okunmuştur.

YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI