Bugun...
BA’DE HARAB’ÜL BASRA


DR. HASAN YAĞAR
 
 

facebook-paylas
Tarih: 25-08-2016 20:46

            Yazımıza başlık olarak seçtiğimiz bu ifade Arapça bir deyim olup; Moğolların, Bağdat ve Basra’yı talan edip harap ettikten sonra halk tarafından sıkça kullanılmaya başlanması üzerine o günden günümüze kadar devam ede gelen bir deyim halini almıştır. “Ba’de” Arapça dilinde “sonra” demektir. Buradan hareketle deyimi Türkçeleştirecek olursak: “Basra Harap olduktan Sonra” demektir. Açılımı ise “iş işten geçtikten sonra harekete geçmek” anlamını taşımaktadır. Türkçemizde bunun karşılığı, beş aşağı on yukarı yaklaşımı ile “Geçti Bor’un pazarı sür eşeği Niğde’ye”dir. Ancak bizim bu deyimimizde bir kesinlik vardır ama yazımıza başlık olarak seçtiğimiz deyimde bu denli kesinlik yok olup, bazı ihtimallere gebe bulunan bir yaklaşımın ifadesini oluşturmaktadır.

            Şimdi buraya neden gelmiş olduk, onu açıklamaya çalışalım: Bu gün 24 Ağustos 2016 Çarşamba. Suriye ve Irak’ta birkaç yıldan beri akla hayale gelmez cinayetler ve tahribatlar yapan IŞİD, DAEŞ, PYD ve benzeri terör örgütleri mevcuttur. “Koalisyon Kuvvetleri” diye tanımlanan ve ekseriyetini “Haçlıların” oluşturduğu silahlı güçlerin Musul-Cerablus ve çevresini kurtarmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin kara ve hava güçlerinin katılımı ile saat 04.00 sularında, yani şafakla birlikte yukarıda sözünü ettiğimiz terör örgütlerine bir saldırı düzenlenmiş bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için önemli olan, bir sınır güvenliği esasına dayanan bir emniyet şeridi yaratmaktır. Bu ise, bu şer odaklarının zuhurundan itibaren ta ilk günden beri hükümetimizin kaçınılmaz bir talebiydi. Ama bir türlü mesele anlaşılmak istenmedi. Milyonlarca Suriyeli yerinden-yurdundan ve dahi evinden-barkından edildikten sonra böyle bir operasyon düzenlenmiş bulunmaktadır. İşte bendeniz bunun için diyorum ki “Basra harap olduktan sonra” mı?! Hani ilahlık iddia eden Firavun Hz. Musa’yı yakalamak üzere peşinden giderken, Hz. Musa ümmeti için denizde açılan yola girip akabinde suya gark olmaya başlayınca, “Ben Musa’nın tanrısına iman ettim” demeye başlayan Firavun için Kur’an’daki ifadesiyle:” Şimdi mi?!” diyen İlahî güç, Firavun’u suya gark etmiştir. Bu demektir ki, kaçacak yer ve delik kalmadıktan ve her şey harap olduktan sonra verilen kararların hiçbir anlamı olmamaktadır.

            Herkesin malumu olduğu üzere, yaklaşık 32 yıldan beri (1984-2016) Ermeni Asala terör örgütünden görevi devralan PKK ve onunla işbirliği halinde olduğu daha yeni anlaşılan FTÖ başta olmak üzere, adları yediden yetmişe her kes tarafından bilinen ne kadar şer odağı varsa hepsi güzelim Türkiye’mize musallat olmuş durumdadır. Hemen her gün birçok vatan evladı, bu Allahsızların fevkalade kahpece kurdukları tuzak ve saldırıları sebebiyle hayata veda edip Rahmet-i Rahman’a uçmaktadır. Bu şer odaklarının barındığı yegâne noktalar ise başından beri Irak ve Suriye topraklarıdır. Bu topraklar, “Haçlıların” bilerek ve uzunca çalışmalarla tasarlayarak bu hale getirilen mekânlardır. Asla şüphe götürmeyen amaçları ise Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gelişme ve ilerlemeye dair olan yolunu kesmektir.

            Araştırmacı kalemlerin beyanına göre 24 Kasım 2015’te Suriye hududunda düşürülen Rusya uçağı, tam o gün Rusya ile Türkiye’nin stratejik içerikli bir anlaşmanın imzalanması günü olduğu için böyle bir eylem gerçekleştirilmiştir. Bu sebeple o önemli anlaşma akamete uğratılmıştır. Bunu, Türkiye düşmanlarının içerdeki maşaları gerçekleştirdi. Yeniden başlanan Rusya-Türkiye iyileşmesi sayesinde söz konusu anlaşma tekrar gündeme alınmış olacaktır. Diğer taraftan 15 Temmuz 2016 tarihli o meşum saldırı da, keza araştırmacı kalemlerin beyanına göre Türkiye’nin dış siyasette baskın olmaya başlamasıyla birlikte yine Türkiye düşmanlarının içerdeki maşaları vasıtasıyla yol kesmek amacıyla yapılan ve ihanetin daniskasını oluşturan bir eylem olmuş, bu sebeple şahadet şerbetini içenlerin dörtte birini ise Emniyet Teşkilatının en güzide evlatları oluşturmuştur. Demek oluyor ki tüm oyunlar, ilerleme yolunda olan güzelim Türkiye’nin bu çabalarını boşa çıkarmak ve diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’yi de kendilerine muhtaç olan bir devlet haline getirmek çabasıdır. Bunu, güya dost ve müttefiklerimiz olan “haçlıların” her bir hareket ve tavırlarından ayan beyan bir şekilde gözlemlemekteyiz. Mesela sayın cumhurbaşkanımızın, Almanya’daki soydaşlarımızın açık hava toplantısına video-konferans yoluyla katılmak istemesi, alelacele toplanan mahkeme kararıyla derhal durdurulmuştur. Oysa baştan beri yurdumuzun muhtelif yerlerinde kahpece düzenlenen tuzaklarla asla acımadan insanımızı katleden PKK terör örgütünün at oynattığı ülkeler “haçlı” ülkeleridir. Öte taraftan Avusturyalı “beyefendiler” ve dahi “hanımefendiler”  hudutlarına domuz kelleleri atmak-yığmak suretiyle adeta İslam âlemiyle alay etmektedirler. Tabi ki bu âlemin en ileri temsilcisi ise Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Dolayısıyla bu hakaretamiz bu hareket bize de yöneliktir. Aziz Mustafa Kemal Atatürk’ün “haçlıların” ileri ve uç mangasını teşkil eden Yunan kuvvetlerini denize dökmüş olmak suretiyle o günkü haçlı oyununu bozmuş olması, “Haçlı Dostlarımızın” hiç unutmadıkları ve dahi asla unutmak istemedikleri stratejik bir harekâttır. Bunu, yerel fikirleri ne olursa olsun gençlerimizin asla ve asla unutmamaları gereken bir milli mesele olarak zihinlerde tutmaları söz konusu olan ve dahi Yunanlı komşularımızın  “Megalo İdea=En Büyük İdeal” benzeri bir “ULU İDEAL” olarak benimseyip içselleştirmeleri icap eden bir meseledir. Esasen gençliğin bu doğrultuda motive edilmesi Atatürk’ün de vasiyetidir. Şu anda tatilde olduğum için yanımda bulunmayan kaynaklar sebebiyle bu hususu teyit etmem maalesef mümkün değil. Ancak Atatürk’le ilgili ve çokça olan her bir kaynaktan bunu öğrenmek fevkalade mümkündür. Meseleyi daha da eskilere doğru götürecek olursak; işi, biz Müslümanların 1056 ve daha sonra 1071’de Ulu Hakan Alparslan’ın Romen Diyojen’i Muş’un Malazgirt ovasında mağlup ederek Anadolu’nun İslamlaşması ve dahi Türkleşmesi üzerine temelini papazların attıkları “La Question D’oriyent= Şark Meselesi”ne kadar uzatmak pekâlâ mümkündür. Ancak ve ne var ki sık sık strateji değişikliğine maruz bırakılan maarif sistemimiz ve dahi ona emek sarf eden insanlarımızın şu veya öteki saikla bir türlü işi Tevhid-i Tedrisat çizgisinde tutmamaları veya tutamamaları, bu motivasyonu engellemiş ve birçok gencimizi Batılı hayranı yapmıştır. Bu konu, A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesinde Pedagojik Formasyon edinme çalışmaları ve dahi naçizane olarak Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi ve dahi Sosyal Bilimler alanına münhasır olan doktora çalışmalarım vesilesiyle muttali olduğum bir husus olarak hep hayıflandığım bir husus olmuştur. Yoksa bu alanda emekleri bulunan herhangi bir insanımızı itham etmek gibi ve edebi aşan bir söylem ortaya koymak amacı asla güdülmemiştir. Sadece bir hüznün ifadesi olarak dile getirilmiştir. Dolayısıyla tekrar edilecek olursa, gençlerimiz mutlaka ama mutlaka bu doğrultuda teçhiz edilip bilimsel olarak ciddi manada donatılmak suretiyle “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” nasihatinin ne demek olduğu konusunda iyice doyurulmalıdır. Ancak böyle bir ekiple “haçlı dostlarımızla” dans edebiliriz.  Aksi takdirde ya onlar bizim ayağımıza basar veya biz onların ayağına basarız. Bu ise hiç şüphesiz dansın tadını kaçırır. Dansın tadını kaçırdığı gibi her hangi bir hır da çıkarabilir. Hır mutlaka çıkar. Zira “haçlı dostlarımız” ezelden beri hır çıkarmaya hem meraklı hem de sevdalıdırlar. O halde bu dansa iyi hazırlanmamız lazım. Aksi halde çıkacak bir hır işimizi mutlaka zorlaştırır. Çünkü onlar bizi “yabani” olarak kabul ediyorlar. Protestanlaşmalarına ışık tutan Kuran’ımızı da hâşâ “Çöl Kanun” olarak kabul etmekteler. Oysa kendi dinlerinin dört tane kitabı var. Bir devletin dört tane Anayasası veya dört tane Ceza Kanunu veya dört tane Hukuk Kanunu var olmak gibi bir deli saçmasına muhatap olduklarını sanki hiç kimse bilmiyormuş gibi davranabilmekteler. Bunun bizim literatürümüzdeki karşılığı, “Kendi gözündeki merteği görmeyip, elin gözündeki çöpü görmek” edepsizliği olsa gerek.

            Esefle söyleyelim ki, elin adamı ilim ve fenle uğraşırken bizler safsata ile uğraştığımız için bu hallere düştük. Aklımızı asla kullanmadık. Oysa İlahî en son mesaj olan ve dahi bu güne kadar asla bir benzeri yapılamayan dinimizin Anayasasının azımsanmayacak birçok yerinde aklımızı kullanmamız emredilmektedir. Bunu yapmayanların üzerine pislik “RİCS” boca edileceği de aşikâr olarak söylenmektedir. Ama bizler bundan bihaber olduğumuz için, bu boca işinden bir türlü kurtulamıyoruz. Şayet mevcut durum aynen devam edecek olursa bu boca işine daha çok muhatap ve maruz kalacağımız izah istemeyecek derecede açık ve nettir.

            Tüm bunların dikkate alınarak hem İlahî emir hem de emsalsiz nasihatler ve öğütler yaparak bu fani dünyadan ayrılan, devletimizin banisi Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün keza aklı ve dahi tecrübeyi temel alan ilkelerine, canı gönülden sarılmamız kaçınılmazlık arz etmektedir. Bu yapıldığında düze çıkmak kolay olacaktır. Zira aklı, Yüce Yaratıcı, yarattıklarından sadece insana bahşetmiştir. Bu nimetten yararlanmak dileği ile…



Bu yazı 1902 defa okunmuştur.

YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI